Sunshine Inside

5-6 gün oldu nete girmeyeli.. Bugün de kendime kaçamak payı koydum 1 saatliğine nete bağlanmak için. 20 dakikası boş yer beklemekle geçti. 17.00'ye kadar bu yazıyı bitirmeliyim, yazacak çok şey var.
Her zamanki gibi.
Başlıyoruz...
Saat 16.33..
2 gün öncesine kadar yaklaşık 10 günlük bir evden çıkmama dönemi yaşadım. Ders çalışmak, akşamları babaannemin hatıralarını kendi ağzından dinlemek, Arada aşağıya inip çoccuklarla 15-20 dakika "Buğra Ağbieeeğ" çığlıkları eşliğinde top oynamak, ve US Open'ı takip edip deli gibi masa tenisi oynamayı istemekle geçti 10 gün.
Babannem hatıralarını anlatır, o anlatır bir yandan da ikimiz beraber kahkahalara boğuluruz. Bu sıralar hayatımda beni en mutlu eden şeylerin başında geliyor bu; Babannemle karşılıklı kahkahalar atmak. Muzip insanmış zamanında, gerçi hala öyle. 70'ini devirdiğine bakmayın siz onun, hepimizi parmağında oynatıyor aklıyla..
US Open bitti. Bayanlarda Henin'ın kupatı kaldırmasını, Erkeklerde ise bir Rafa-Roddick finali istiyordum. Roger'ın idolüm Pete Sampras'tan sonra gozlerimle gördüğüm en iyi tenis oyuncusu olduğunun farkındayım, fakat Roddick'i Servislerine olan güveni, Rafa'yı ise muhteşem savunması ile kendimle özdeşleştiriyorum. Roddick Servis-Vole'yi iyice kavrayabilse, Rafa'da backhand'lerine ağırlık verse ikisi de yenilmez olacaklar, ama beni dinledikleri yok ki. Deli gibi masa tenisi oynamak istedim, hatta Alperim'le de iki gün üstüste sözleştik, fakat çıkmak nasip olmadı. 17'sinde gidiyor zaten.. Okul başlıyor. Ben de aynı günün sabahı yolda olacağım..
Evet, kaydımı dondurmak için Erzurum'a gidiyorum. Eşyalarımı toplayacağım, okula dilekçemi vereceğim, vedalaşmam gerekenler de var. Ama ayrılığın her türlüsü insanda bir parça hüzün bırakıyor. Dün dersaneden eve döndüğümde dışarıda kaldım yarım saat kadar. Evde kimse yoktu ve anahtarımı yanıma almamıştım. Atmaca'yı arayayım dedim kendime, uzun zamandır sesini duymamıştım.
[ Atmaca: Bölümden arkadaşım. Böyle hitap edilir kendisine ve Soyadımız aynı olduğu için Kuzen deriz birbirimize ]
25'inde Erzurum'da olacağını söyledi, Bana "Ne zaman görüşüyoruz?" diye sordu ve ben de "Kuzen galiba nasip olmayacak" dedim. "Gitmemen için ne yapabilirim?" diye sordu, Cevap bile veremedim, "inşallah hayırlısı böyledir" dedim. İçimden vazgeçmek geliyor, sırf dudağından dökülen o üç kelime için..
"Gitme be Buğra.."
Bırakmak istemiyorum onları, Erzurum'u, Statik dersinde Ateş'le kopya çekmeyi, Kuzen'le Adem'in Lab3'te hangi bilgisayarda olacağına dair iddaya girmeyi, İnci Hoca'yla Calculus tartışmalarımızı özleyeceğim ya, Tevhid hoca'ya yeni keşfettiğim birşeyi göstermeyi, Yurtlara gizlice girmeyi, Şafak'ın Ata Demirer'i taklit etmesini, Otobüste Melinda'yla konuşmalarımızı, aileme, sevdiklerime karşı özlem duymayı özleyeceğim, herşeyi... Vedalaşmadan ayrılabileceğimi söylememişti kimse.
Galatasaray'ın şampiyonlar ligi maçı vardı geçen gece. İzlemeyi tercih etmedim, onun yerine yanıma Emre'yi alıp Sarı-Kırmızı formam sırtımda Saçı Beyaz'da oturduk. O benim eski favorim olan Fıstıklı Sargı Burma + Dondurma'dan istedi, ben ise çikolatalı Pasta aldım, oturduk, sohbet ettik biraz.. İkinci yarı'yı eve dönüp izlerim diyordum, yetiştim de eve ikinci yarı başlamadan, ama canım istemedi izlemek, Aslı Abla'yı aradım ben de..
Konuşmayalı uzun süre olmuştu. Konuşmak derken kastettiğim "Konuşmak". Sesini duymak için arardım genelde, ama bu sefer baya bir konuştuk, 1.5 saat kadar. İhtiyacım da vardı hani.
Saat 17.01..
Ne konuşursak konuşalım, sonu hep aynı noktaya varıyordu.. "Karamsarlık, ve Bencillik".
İnsan Bencil bir varlık. Dur la, biz de insanız, hakaret etme kendine. Tamam. "Ben ve Aslı Abla hariç insan çok bencil bir varlık".. Böyle diyebilirdim telefonda.. Yok be, diyemezdim, olmadı be.. Neyse; insan "ben hede yapayım" diye düşünürken, "Ben hede yaparsam acaba Buğra bundan zarar görür mü.." diye düşünmüyor.. Yok ama, o hede yapacak dimi, karışmayın bakayım.. Yap anacım sen.
Mail adresim var, fakat genelde Forward mail almak, ve forward mailleri silmek için kullanıyordum bunu ben.. Eskiden Meltem'le mailleşirdik, güzel olurdu, o zamanlar Kalbi temiz Buğra'ydım ben. Hala okurum o mailleri. En son mail yoluyla bir kavgaya girdiğimi hatırlıyorum, taa Kasım'da.. Güzel tartışmaydı, haklı oldun mu zevkli oluyor.. Ciddiyim bak. Pek de fazla kontrol etmem mail kutumu, 50 spam 50 mail, oha be..
Dün bir mail aldım.. Hayır, üç mail. Aynı kişiden arka arkaya yollanmış. Kim göndermiş falan önemli değil, bir kişiden üç mail arka arkaya gelirse, bilin ki o mailler gereksizdir, hiç bakmaya bile gerek yok, silin gitsin.
Ama bunlar Forward değildi..
Benim için özel yazılmamıştı gönderilenler, ama çok değerli biri gibi hissettim kendimi. Gururum feci şekilde okşandı. Cevap yazmayı düşündüm ama yazacacak birşeyim yoktu... Ya da zamanım, bilemeyeceğim. Bir şey de diyemiyorum.. Ama inanılmaz mutlu oldum. Anlatamam. Hani bir çocuğu öldürmeye çalışarak sevmek vardır ya. "Ulan sıkma çocuğun yanağını, koparacaksın be Denyocan!" misali. Keşke yanımda olsaydın da sarılabilseydim; öldüresiye, nefes alamayacağın kadar sıkabilseydim seni.
Sadistleşme lütfen Mitican.
Saat 17.19
Çıkmam gerek.
Bruce Dickinson - Tears of the Dragon

1 Comments:
Ne kadar içten demiş, gitme diye. Ama her veda, yeni bir merhabadır. Yeni şehir, yaşantına eskisinden daha tatlı anılar bırakmak için bekliyor.
Bu arada cidden "konuşmayalı" epey olmuş. Buğra neden İzmir'de yaşamıyorsun sen ya? Bak sana hede ısmarlıycaktım o kadar...
Yorum Gönder
<< Home